Güzel ahlak hataları eritir. Suyun buzu erittiği gibi. Fena ahlak ta ameli bozar. Sirkenin balı bozduğu gibi

Show posts

This section allows you to view all posts made by this member. Note that you can only see posts made in areas you currently have access to.

Messages - gecitli

1
snrj hocam şu hizli resime yuklmeyin biz yurt dişinda yaşayanlarin görme şansi malesef yok.  :'(

Hayirli Kandiler
2
Rabbinin Huzûrundasın!
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." (Hadîd, 4)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"Hayâ ancak hayır kazandırır." (Buhârî, Edeb, 77)

Edebin en yücesi; ham insanı ihsan duygusu ile kâmil insan hâline yükselterek, Allâh'a karşı edep sahibi kılmaktır. İhsan, hadîs-i şerifte; «Allâh'ı görüyor gibi kulluk etmek» olarak tarif edilmiştir. Bir başka ifade ile «İhsan»;

«İlâhî kameralar altında olduğumuzun kalpte hiç kaybolmayan bir şuur ve idrak hâline gelmesi»dir.

Şu hâdise, Fahr-i Kâinât Efendimiz'in edep husûsunda ne kadar hassas olduğunu göstermektedir:

Rasûlullah (sav) Efendimiz bir gün zekât olarak toplanan koyunların yanına gitmişti. Koyunların yanında, onlara bakmak üzere ücret mukabili tutulmuş olan bir çoban bulunuyordu. Efendimiz (sav), çobanın orada yarı çıplak vaziyette dolaştığını görünce hemen yanına çağırdı ve;

"‒Bizim için kaç gün çalıştın, bizde ne kadar alacağın var?!." diye sordu.

(Peygamber Efendimiz'in bu suâli üzerine) işten uzaklaştırılacağını anlayan çoban, büyük bir endişe içerisinde;

"‒Niçin yâ Rasûlâllah? Yoksa hayvanların bakımını ve gözetimini güzel yapamıyor muyum?" diye sordu.

Allah Rasûlü (sav) ise, (îmandan bir şûbe olan hayâ hakkındaki hassâsiyetini şu sözleriyle ifade etti):

"‒Hayır, ondan değil! Lâkin ben; aramızda çalışan insanların yalnız kaldıklarında bile, Allah Teâlâ'dan hayâ eden kişiler olmasını arzu ediyorum! Yalnız kaldığında Allah Teâlâ'dan hayâ etmeyen kişinin yaptığı işi istemiyorum! (Allah'tan utanmayan, mahlûkattan da utanmaz.)" (Bkz. Beyhakî, Şuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri's-Salâh, II, 836)

Her Cuma Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Hakem: Hüküm, Kendisine ait olan, hüküm yetkisini elinde tutan, son hükmü verecek olan, hükmeden, hakkı yerine getiren, ilmi, sözü, işi tam ve doğru olan demektir.

Kısa Günün Kârı

Rabbimiz, bizleri, nesillerimizi ve toplumumuzu yine bir fazîletler medeniyeti tesis edebilmeye muvaffak eylesin. İlâhî terbiyeyle ve Muhammedî edep ile tezyin buyursun.

Lügatçe

hayâ: 1. Utanma, sıkılma. 2. Ar, namus, edep. 3. Allah korkusu ile günahtan.
muvaffak: 1. Allah'ın yardımına ulaşmış, işi rast gitmiş. 2. Başaran, beceren.

Hayırlı Kandiller
3
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Hep birlikte Allâh'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın..." (Âl-i İmrân, 103)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"Mü'min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur." (Ahmed, II, 400, V, 335)

Birlik önündeki en büyük engel, cehalettir. Bu cehalet sebebiyle imanın kıymetini, kardeşliğin faziletini, birliğin dirlik ve esenlik oluşunu bilemiyoruz

Gurur, kibir, kendini beğenmişlik, şahsi çıkar, mal, makam, baş olma sevdası gözlerimizi kör ediyor da, kendimizden başkasını göremiyor, kardeşlerimizin hayırlı işlerini takdir edemiyoruz.

Dedikodu, koğuculuk, kusur araştırma, yalan, dolan, iftira ile kardeşlerimizi kaçırıyor, kazanılamayacak gereksiz tartışmalarla enerjimizi boşa harcıyor, zayıf düşünce de sanki bir kurtarıcı gibi düşmanlarımıza sarılıyoruz. Oysa onlar, bizi bölüp parçalamak ve parçaları da bir araya getirmemek için ne oyunlar sergiliyor, ne tuzaklar hazırlıyorlar.

Çare, cehaletten kurtulma, yani kendi dinimizi, kültürümüzü, tarihimizi iyi bilme, kardeşlik hak ve hukukunu gözetme, her türlü ayırımcılık ve ırkçılıktan uzaklaşma, hata ve kusurlara af ve müsamaha ile yaklaşma, faydasız münakaşalardan kaçma ve sabırla çalışma, çabalama, gayret etmedir. Laf değil, iş üretmedir. (Cemal Nar, Cehaletin Gözü Kör Olsun, Altınoluk Dergisi Eylül-2016)

Her cuma Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Adl: Çok adil olan, asla zulmetmeyen, kullarına da âdil olmayı, adaletle davranmayı emreden demektir.

Kısa Günün Kârı

Bugün bize mukaddes bir mîras olarak intikal eden İslâm kardeşliği, o saâdet asrının bir bereketidir. İslâm kardeşliği sayesindedir ki mü'minler; ırk, kavmiyet, meşrep ve mezhep gibi farklılıklara rağmen asırlarca birlik ve beraberliğin huzuruyla yaşamışlardır. Bu huzuru kaybetmek, ferdî ve içtimâî kayıpların en hazinidir. Birlik ve beraberliği baltalayan nefsânî ihtirasların, benlik dâvâlarının, siyaset ve riyâset kavgalarının, kör cehâletlerin, hiddet ve nefretin yegâne çaresi, «İslâm kardeşliği»dir.

Lügatçe

ülfet: Alışma, kaynaşma.
koğuculuk: Bir kimseye, o kimse hakkında bir başkasının söylemiş bulunduğu bir sözü ya da o kimseye yönelik yapmış bulunduğu bir işi-gördüğünü veya duyduğunu öne sürerek- ulaştırma, aktarma, götürme işi... Söz taşıyıcılık...
müsamaha: Hoşgörü.
4
Gönül Aynası
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Ey îmân edenler! Allâh'tan ittikâ edin ve sâdıklarla berâber olun!" (Tevbe, 119)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"İyi ar­ka­daş­la kö­tü ar­ka­da­şın mi­sâ­li; misk ta­şı­yan­la kö­rük çe­ken in­san­lar gi­bi­dir. Misk sahibi ya sa­na ko­ku­sun­dan ik­ram eder ve­ya sen on­dan sa­tın alır­sın. Kö­rük çe­ke­ne ge­lin­ce; o, ya se­nin el­bi­se­ni ya­kar, ya­hut da onun pis ko­ku­su sa­na si­râ­yet eder." (Bu­hâ­rî, Bu­yû, 38)

Mevlana Celaleddin (ks), peygamber mirasçısının (velînin) terbiyesine girmeyi, nefs engelini aşmanın, hakîkat ve ma'rifete ermenin zarurî bir çaresi olarak buyurur:

"Bir bıçak, kendi sapını, başka bir bıçak olmaksızın nasıl yontabilir? Sen git, yaralarını bir gönül cerrahına göster. Sen onları kendi kendine tedavî edemezsin..."

"Dünyevî duygu ve düşüncelerinin sağlığını tabibten, kişiyi sonsuza yücelten ilahî hislerin sıhhatin; de mürşidden öğren."

"İki parmağının ucunu iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan bu alem yok değildir. Görmemek ayıp ve kusuru ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir."

"Sen evvela gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör. insan gözden ibarettir. Geri kalansa cesarettir. Göz ise ancak dostu görene denir."

"Kur'anı Kerîm'in ayetlerini, Hz. Peygamber (sav)'in Hadisi Şerif'lerini okumadan evvel kendini düzelt. Gül bahçelerindeki güzel kokuları duymuyorsan, kusuru bahçede değil, gönlünde ve burnunda ara..." (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Ekim-1994)

Her Cuma Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Latîf: Sonsuz lütuf be kerem sahibi, bütün işleri en ince teferruatına kadar bilen, her şeyin derinliğine nüfuz eden, mahlûkatının ihtiyaçlarını en ufak detayına kadar bilen ve en mükemmel şekilde karşılayan, ince, sezilmez yollarla kullarına çeşitli faydalar ulaştıran demektir.

Kısa Günün Kârı

Hâllerdeki sirâyet, yukarıda temâs edilmiş olduğu üzere muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü'min olabilmek için, sâdık ve sâlihlerle ünsiyet hâlinde bulunmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.

Lügatçe

ittikâ: Dayanma, yaslanma.
mürşid: İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber vârisi olan, kılavuz. Tarikat piri, şeyhi.
sirâyet: Bulaşma, yayılma.
temâyül: Eğilim.
5

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü?.." (Furkan, 43)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"Al­lâh'ım! Nef­si­me tak­vâ­sı­nı ver ve onu tez­ki­ye et! Sen onu tez­ki­ye eden­le­rin en ha­yır­lı­sı­sın. Sen onun ve­lî­si ve Mev­lâ'sı­sın." (Müs­lim, Zi­kir, 73)

İçimize dönmek ve kendimizle yüzleşmektir. Kendimize sormalıyız, acaba içimizde kaç hain var? Kendimize zülüm ediyor muyuz? Gerçek budur; biz en değerli varlığımız olan kalbimizi masiva ile işgal ettik. Hûd suresi 101 ayette; "Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler." buyruluyor. Kalplerimizi istila edip oraya yerleşen şeytan, uydurma tanrılar, idoller, kirler, tozlar, manevi hastalıklar, kısacası "şirk" tarafından işgal edilmiş durumdayız. Şeytan ve kendi nefislerimize kukla olduk. Asıl kölelik nefse köleliktir. Zulümlerden, zalimlerden, firavunlardan kurtulduğumuz zaman özgür olamıyoruz. Zalimlerden kurtulduğumuz zaman Allah'a olan teslimiyetimiz, itaatimiz, imanımız öyle artacak ki, teslimiyetin bir muhabbet işi olduğunu anlamaya başlayacağız çünkü en büyük özgürlük Allah'a köle olmaktır! İnsanın asıl özgürlüğü arzularından, dürtülerinden, kendi zulmünden kurtulması. Dr. Halûk Nurbaki; "Bütün duygularımızı, nefsimizin bütün hainliklerini sevday-ı Muhammedi uğruna feda edeceğiz!" diyor.

Peygamber Efendimiz Mekke'nin fethinden sonra ilk olarak Kabe'ye varıp içindeki putlardan arındırdı, Müminler için yegane örnek olan Muhammed Mustafa (sav) gibi bu zaferden sonra kendi kalbimize dönüp putlardan arındırmamız gerekir. Gönül putlarını kırmadan şuur açılmaz, aşk ve ihlas doğmaz, güzellikler ve nur yayılmaz, ilim ve mana doğmaz, kalp gözleri açılmaz ve miraca çıkılmaz.

Peygamber Efendimizin Tebük savaşından döndükten sonra buyurduğu gibi; (küçük cihattan döndük - büyük savaşa başlıyoruz) "Cihad-ı Ekber"e yani nefsimizle olan mücadeleye yoğunlaşmalıyız. Hz. Mevlana'ya; "Cihad nedir?" diye soruyorlar. "Deliler elinden silah almaktır" diye cevap veriyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın bir yorumu var; "Sağlıklı düşünmeyen bir insanın elinde silah olursa kan akar. Silahı onun elinden almak bir cihattır. Kötülük yapacak insanın kötülüğüne engel olmak cihattır." (Rabia Brodbeck, Tatil Değil Tadilât Var, Altınoluk Dergisi Eylül-2016)

Her Cuma Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Habîr: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan, olanları ve olacakları en iyi şekilde bilen, mülkünde olup biten her şeyden haberdar olan demektir.

Kısa Günün Kârı

Arzular mihrap ve kıble haline gelince insan, zaaflarının putperesti oluyor. Aslî hakikatini, derunî istidatlarını dumura uğratıyor.

Lügatçe

takvâ: Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getirme.
tezkiye: Temize çıkarma, aklama.
istila: 1. Akın. 2. Basma. 3. Bürünme, kaplama, salgın, yayılma.
6
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"(İnsanları Kurʼân ile) Allâhʼa çağıran, amel-i sâlih işleyen ve «Ben müslümanlardanım.» diyenden kimin sözü daha güzeldir?" (Fussilet, 33)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"...Peygamberler, ümmetlerine Allâhʼın şâhididir. Fakat benim ümmetim de diğer ümmetlere Allâhʼın şâhididir." (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl, XII, 171-172/34530)

Ümmet, İslam toplumunun genel adıdır. Ümmetin, etrafında dokunduğu merkez insan, Allah Rasûlü Muhammed Mustafa (sav)'dir. Ümmet anlayışı, İslam'ın temel dünya görüşü çerçevesinde oluşmuştur. İslam, insanı muhatap alır. Rengi, dili, kavmi ve coğrafyasını ayırdetmeksizin sade insanlara hitabeder. Ümmet de bu insanların bütünüdür. Öyleyse, müslüman olduğunu söyleyen ve Peygamber olarak Hz. Muhammed (sav)'i kabul eden herkes, İslam ümmetinin bir üyesi olarak kabul edilir. Rengi, dili, kavmi, vatanı ayrıca değer bildiren bir ölçü olarak görülmez. İnsanın ayırt edici vasfı inancıdır, dünya görüşüdür. İnsanın, insan olarak niteliğini de inancı ve dünya görüşünün oluşturduğu değer yargıları belirler. Dil ve renklerin farklılığı Allah'ın ayetleri olarak zikredilmiş; kabile ve milletlerin farklılığı ise tanışabilme vesilesi olarak kabul edilmiştir Kur'an'da. İnsanın kalite ölçüşü ise, iyiliklerin tümünü ifade eden "takva" dır. İslam bu noktada son derece net ve tutarlıdır. Kavmin, dilin, rengin ve vatanın üstünlük ölçüsü olması bir sapmadır. İnsanın, kendisinin seçemediği özellikleri dünya görüşü haline getirmesi nasıl makul değilse, bununla yargılanması da haklı değildir. İslam'da temel belirleyici inançtır ve bu inanç bağlılarının oluşturduğu topluluğa ümmet denir. Öyleyse, İslam'ın görüşüne göre toplumların farklılaşmasında aslî kriter ümmet kriteridir.

Meseleye, ahiret planında baktığımızda da İslam'ın en sağlıklı bakışı getirdiği görülür. Gerçekte ahirette kişi, kavmi, dili ve rengi ile değil davranışlarını belirleyen inancı, yani seçtiği ümmet ile yargılanacaktır. Yargılama alanına (mahşer) tabi olduğu peygamber ile birlikte gelecektir. Bunu, bu kadar açık bilmekte ve belirtmekte yarar görüyoruz. Çünkü "ümmet" kelimesinin tabu haline getirildiği, ahiretin bütünüyle devre dışı bırakıldığı, dünyevi liderlerin peygamber makamına çıkarıldığı hatta ilahlık özellikleriyle donatıldığı, kavim, dil, renk gibi, insanın kendi dışında oluşan farklılıkların din haline getirildiği bir dünyayı paylaşıyoruz. Müslüman da zaman zaman bu akımlardan etkileniyor. Öyleyse İslam'ın ümmet anlayışı açık ve net ortaya konmalı, diye düşünüyoruz.

İslam'ın ümmet görüşü Rasûlullah'ın hayatında, bütün çağların müminlerine örnek olacak ölçüde hayata yansıtılmıştır. Dili, rengi, kavmi farklı, değişik coğrafyalardan Medine'ye ulaşan insanlar, Rasûlullah, çevresinde örnek bir "ümmet" tablosu sergilemişlerdir. Değişik çağlarda, İslam toplumları da, bu ümmet tablosuna benzeyebilme gayreti içerisinde bulunmuşlardır.

Her Cuma Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Halîm: Cezalandırma imkânına ve gücüne sahipken suçluların cezasını hemen vermeyen, gazâbın kendisine gâlip gelmediği, sapıkların düşüncesizliklerinin, âsilerin isyanlarının kendisini öfkelendirmediği, teennî ve afv sahibi, kullarının suçunu anlamasına ve tövbe etmesine imkan tanıyan, acelecilikle ve kızgınlıkla davranmayan ve ceza vermekte de acele etmeyen, çok yumuşak davranan demektir.


Kısa Günün Kârı

Cenâb-ı Hak cümlemize, iyiliği emredip kötülükten nehyeden "hayırlı bir ümmet" olabilmeyi lûtf u keremiyle ihsân eylesin. Âmîn!..

Lügatçe

nehyetmek: Yasaklamak.
7
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Ey insanlar! Allah'ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!" (Fatır, 5)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"Ben, dünyâda yolculuğu esnâsında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim." (İbn-i Mâce, Zühd, 409)

Büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, dünyâ hayâtını bazen bir gurbet, bazen bir yolculuk âlemi olarak tasvîr eyler. Vefâsız, fânî ve aldatıcı olması dolayısıyla ona bel bağlayanların hüsrâna uğradığını ifâde eder. Mevlânâ Hazretleri, dünyânın muvakkatliği bakımından onu bazen de bir misâfirhâneye teşbîh eder. Hattâ rûhun bile bedende muvakkatliği dolayısıyla bir misâfirlik hâli yaşadığını ifâde buyurur.

Böylece misâfirliğin, içiçe, birçok safha ve tezâhür şekli arzettiği görülmektedir. Ki bunu, Mevlânâ Hazretleri, bu âlemde zıdların dâimâ bir arada ve içiçe bulunduğu gerçeğine de temâs ederek o eşsiz hikmetli üslûbuyla şöyle anlatmaktadır:

"-Ey delikanlı! Bu ten bir misâfirhânedir. Her sabâh, senin misâfirlerin olan gam ve neş'e oraya koşarak gelirler."

"Âgâh ol; sakın bu misâfir benim boynumda kalır, deme! O yokluğa uçar gider. Yâni sürûr ve gamın bekâsı yoktur."

"Gayb âleminden ne gelirse gelsin, o senin gönlünün bir misâfiridir. Onu dâimâ hoş tut! Yâni, gamdan ötürü üzgün; sürûrdan dolayı da çok neş'e içinde kalma!"

"Gam düşüncesi, neş'e yolunu tıkar, aldırmaz! Hakîkatte ise gam, bambaşka bir sürûr ve neş'enin yollarını açar."

"Fikirler ve gam, gönül evini başka efkârdan süpürür. Tâ ki, kalbe yeni hayır ve sürûrlar gelmiş olsun!"

"Gam eli, gönül dalından sarı yapraklar silkmektedir. Tâ ki, bu dallardan birbiri ardınca yeşil yapraklar gelmiş olsun!"

"Gam, gönülden neyi döker ve götürürse, onun yerine daha iyisini getirir!"

Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Azîm: Pek azametli, pek büyük, zatının ve sıfatının mahiyeti çok yüce olan, aklın, hakîkatinin künhünü ihâtadan âciz kaldığı Yüce Zât demektir.


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Ey insanlar! Allah'ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!" (Fatır, 5)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

"Ben, dünyâda yolculuğu esnâsında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim." (İbn-i Mâce, Zühd, 409)

Büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, dünyâ hayâtını bazen bir gurbet, bazen bir yolculuk âlemi olarak tasvîr eyler. Vefâsız, fânî ve aldatıcı olması dolayısıyla ona bel bağlayanların hüsrâna uğradığını ifâde eder. Mevlânâ Hazretleri, dünyânın muvakkatliği bakımından onu bazen de bir misâfirhâneye teşbîh eder. Hattâ rûhun bile bedende muvakkatliği dolayısıyla bir misâfirlik hâli yaşadığını ifâde buyurur.

Böylece misâfirliğin, içiçe, birçok safha ve tezâhür şekli arzettiği görülmektedir. Ki bunu, Mevlânâ Hazretleri, bu âlemde zıdların dâimâ bir arada ve içiçe bulunduğu gerçeğine de temâs ederek o eşsiz hikmetli üslûbuyla şöyle anlatmaktadır:

"-Ey delikanlı! Bu ten bir misâfirhânedir. Her sabâh, senin misâfirlerin olan gam ve neş'e oraya koşarak gelirler."

"Âgâh ol; sakın bu misâfir benim boynumda kalır, deme! O yokluğa uçar gider. Yâni sürûr ve gamın bekâsı yoktur."

"Gayb âleminden ne gelirse gelsin, o senin gönlünün bir misâfiridir. Onu dâimâ hoş tut! Yâni, gamdan ötürü üzgün; sürûrdan dolayı da çok neş'e içinde kalma!"

"Gam düşüncesi, neş'e yolunu tıkar, aldırmaz! Hakîkatte ise gam, bambaşka bir sürûr ve neş'enin yollarını açar."

"Fikirler ve gam, gönül evini başka efkârdan süpürür. Tâ ki, kalbe yeni hayır ve sürûrlar gelmiş olsun!"

"Gam eli, gönül dalından sarı yapraklar silkmektedir. Tâ ki, bu dallardan birbiri ardınca yeşil yapraklar gelmiş olsun!"

"Gam, gönülden neyi döker ve götürürse, onun yerine daha iyisini getirir!" (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi Mayıs-1998)

Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah'ın En Güzel İsimleri)

el-Azîm: Pek azametli, pek büyük, zatının ve sıfatının mahiyeti çok yüce olan, aklın, hakîkatinin künhünü ihâtadan âciz kaldığı Yüce Zât demektir.

Kısa Günün Kârı

Bir gurbet diyârı olan dünyâya gelen her fânînin ömür takvîmi, ölümle son bulur. Bunun için dünyâya geliş ve gidişin idrâki içinde olup da garîb bir yolcu gibi yaşayanlar, ilâhî nasîblerin heyecanıyla, dünyânın çile, ızdırap, gam ve keder dolu imtihânlarında muvaffak olmaya gayret gösterirler. Onlar, gurbet hayâtının gâh sürûr, gâh elem olarak tecellî eden muhtelif tezâhürleri karşısında dâimâ tevekkül, teslîmiyyet, sabır ve rızâ hâlinde yaşarlar. Böyle bahtiyar kimselerin ölümleri, sonsuz rahmet kapılarını aralatan bir vuslat, yâni Rabbe kavuşma şeklinde tezâhür eder.

Lügatçe

mutasavvıf: 1. Sofi olan. 2. Tasavvufla uğraşan. 3. İlahiyatla uğraşan ve bunu yaymaya çalışan.
tasvîr: 1. Resmini yapma. 2. Yazıyla tarif etme.
muvakkat: Geçici, mahdut, müddetli.
teşbîh: Benzetme.
tezâhür: Ortaya çıkma, belirme.
âgâh: Haberdar.
sürûr: Sevinç, neşeli olmak.
8
Bir düşünelim! Bir komutan askerlerini en son sistem silahlarla donatsa, daha sonra bu askerler düşmanla karşılaşsalar fakat askerler ellerindeki bu silahları kullanmasalar ya da kullanmayı beceremeseler, sonunda düşmana mağlup olsalar suç komutanın mıdır? Askerler; "Komutan bize niçin yardım etmedi, etmiyor?" Demekte haklı olabilirler mi?
Dünyada Yahudiler'in toplam nüfusu sadece; 20 milyon. (5 milyonu İsrail, 5 milyonu Amerika, 10 milyonu ise diğer ülkelerde dağınık bir şekilde...)
Dünyada Müslümanlar'ın toplam nüfusu ise; 1,5 milyar.
En büyük ekonomik güce sebep olan petrolün büyük bir kısmı, İslam ülkelerinden çıkıyor. Fakat 3,5 milyon Yahudi, Müslümanlar'ı katlederken 1,5 milyar Müslüman seyrediyor! Sonra soruyor: "Allah (cc)Müslümanlar'a niye yardım etmiyor?"
Bu durumda Allah ı suçlamaktan utanıp, kendimizi suçlamamız daha doğru olmaz mı?
Belki de,sorulması gereken asıl soru; "Neden dünyada 1,5 milyar Müslüman varken, birçok yerde milyonlarca insan vahşice öldürülüyor?!" değil midir?
MENU ×